BİR İKLİM ZİRVESİNİN ARDINDAN…

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nın 24.sü (COP) Polonya Katoviçe’de gerçekleştirildi. Ben de TMMOB Çevre Mühendisleri Odası adına konferansa katıldım. Odamız ilk defa bu alanda temsil edildi. Konferansın başlangıcından sonuna kadar birçok şey yazıldı çizildi. Zirvede alınan ve alınamayan kararlara dair birçok şey yazılmaya, tartışılmaya devam edecek. Ben ise bu yazıda gözlemlerimi ve önerilerimi paylaşmak istiyorum.

İlk defa katılmış olmama rağmen gerek akademik çalışmalarımda gerekse Oda faaliyetlerinde doğrudan takip ettiğim COP toplantılarının bir diyalog, iletişim ortamı olduğunu yaşayarak gördüm. Kısıtlı sayıda ülke stant açarak kendisini ifade etmeye, yaptığı çalışmaları aktarmaya çalışıyor. AB, İngiltere, ABD, Çin gibi birçok ülkeden CEO’lar, çevre sektörü temsilcileri, yerel STK’lar ülkelerinin yaptıkları çalışmaları paylaşıyor, yeni gelişmeleri takip ediyor, işi sadece müzakerecilere bırakmıyor.

Stant açan ülkeler arasında Türkiye’de var. Ancak diğer ülkelere göre birkaç STK, iki banka temsilcisi ve birkaç büyük sanayi tesisindeki uzmanlar dışında katılımımız çok sınırlıydı. Ülkemizden CEO’ları, yerel yönetim temsilcilerini, yerel STK’ları, çevre sektörü ve temsilcilerini ne yazık ki göremedik. Katılan sınırlı sayıdaki kurum temsilcisi de müzakerelerin gidişatına etki edebilecek bir faaliyet sergilemediler, daha ziyade izleyici olarak toplantıları takip edebildiler. Oda olarak birçok uluslararası çalışma yapan sivil toplum kuruluşu ve düşünce kuruluşu ile temas kurduk. Birçoğunun, ilk defa Türkiye’den sivil toplum kuruluşlarının bu ortamda kendileri ile iletişim kurduklarını belirtmeleri ise beni son derece üzdü…

Halbuki, zirvede en çok vurgulanan konu, katılımcılık, iletişim, paylaşımdı. Türkiye’de yapılan çalışmaların sadece müzakereciler tarafından küçük odalarda birkaç dakikalık görüşmelerle aktarılabilmesi mümkün değil. Evet, eksikliklerimiz var, hala kömürlü termik santrallere dayanan bir enerji planlaması üzerine odaklanmış durumdayız, en azından resmi açıklamalar bu yönde… Ama bu durum, ülkemizde iklim değişikliğine karşı ve uyum açısında hiç bir şey yapılmıyor anlamına da gelmiyor. Sivil toplumun, belediyelerin, üniversitelerin yaptığı onlarca çalışma, proje var. Bu çalışmalar COP’larda anlatılamıyor, yaygınlaştırılamıyor. Ülkemizdeki olumlu çalışmaları ülke temsilcilerinin söylemesindense sivil toplum kuruluşlarının dile getirmesi çok daha etkili olacaktır. Belki de, iklim değişikliğine karşı mücadelenin ülkemizde yetersizliğini en çok eleştiren isim ve kurumların başında geliyoruz. Ancak “marifet iltifata tabidir” sözünü de unutmamak, müzakerecilerimizi de cesaretlendirmek ve desteklemek gerekiyor.

Bu zirvede, en çok tartışılan konulardan bir tanesi de 1990’ların başında oluşturulan İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde Türkiye’nin gelişmiş ülkeler listesinde yer alması ve bu durumun Paris Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi ile yaratacağı yeşil iklim fonu gibi finansal kaynaklara Türkiye’nin ulaşamama durumuydu… Bu listeden Türkiye çıkmak için çaba harcadı. Bunun için Fransa’dan ve Polonya’da bakan ve büyükelçi düzeyinde görevlendirmeler AB ve BM tarafından yapıldı. Ancak gelinen noktada bu konuda görev alan yabancı ülke temsilcilerin görevlerini yerine getiremediği görüldü. Mesele Türkiye’nin sorunları olunca herkesin üç maymunu oynamaya başladığına bizzat şahit oldum. Türkiye hiçbir sosyo-ekonomik göstergede gelişmiş ülke olarak ifade edilmemesine rağmen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde gelişmiş ülke olarak belirtiliyor.

Türkiye dünyanın tartıştığı ve eğilim gösterdiği kömürden uzaklaşma konusunda istekli değil ve yeterince bu konuda çaba harcamıyor olabilir ama bu durum gerçeklerden uzaklaşılmasına, Türkiye’nin gelişmekte olan ülke olarak adlandırılmasına neden olmamalı. Kuşkusuz, gelişmiş ülke listesinde yer alması nedeniyle Türkiye’de iklim değişikliği ile mücadeleden uzaklaşmamalı. Sonuç olarak Türkiye’nin çabası bu COP’ta da karşılık bulmadı, Fransa ve Almanya’nın Paris Anlaşması’nda Türkiye’ye verdiği sözlere rağmen…

Eğer bu yıl TBMM’den Paris İklim Anlaşması’nı onaylayarak geçirmez ise bir sonraki COP’lara ülkemiz müzakereci değil gözlemci olarak katılım sağlayacak. Ben çuvaldızı daima kendimize batırma taraftarıyım. Bizler, STK ve çevre sektörünün aktörleri Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı mücadele ve uyum politikalarına ne kadar nüfuz etmeye, dönüştürmeye, fosil yakıt tüketiminde azaltıma gidilmesini sağlamaya çalıştığımızı ve belki de bir çok ülkenin de taahhüt ettiği azaltım hedeflerini sorgulamalıyız. Bunun için bir araya gelmeli, ülkemizin koşullarını gözeterek   politikaya, mevzuata yön vermeyi hedeflemeliyiz.

Ben tam da Katoviçe’de bu konuları düşünürken, ülkemizin iklim baş müzakerecisi ve Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Prof. Dr. Mehmet Emin BİRPINAR sivil toplum kuruluşları ile Katoviçe’de bir toplantı gerçekleştirdi. Çok şeffaf ve samimi bir şekilde yaklaşımını ve süreci paylaştı. Ve toplantının sonunda Odamızın iklim konusunda çalışma yapan kişi ve kurumları bir araya getirmesini ve bir toplantı düzenlemesini istedi. Her talep bir ihtiyaçtan doğar. Benim zirvede gördüğüm ihtiyacı sayın baş müzakerecimiz somutlaştırdı ve ivme kazandırdı. Görev edindik ve yakın zamanda İklim Baş Müzakerecisi Prof. Dr. Mehmet Emin BİRPINAR’ın da açılışını yapacağı ve ilgili STK ve sektör temsilcilerinin katılacağı bir etkinliği planlamaya başladık.

Bu etkinlikte, bir sonraki COP’a STK’ların daha organize, çevre sektöründeki aktörlerin daha yoğun ve etkin katılımı için koşulları yaratmayı hedefleyeceğiz. Bu kuşkusuz sayısal bir hedef değil, niteliksel ve ülkemizin koşullarını, sivil toplum, üniversiteler, belediyeler ve çevre sektörünün yaptığı çalışmaları daha iyi anlatmamızı sağlayacak bir katılım olacak. Çünkü, iklim değişikliğine karşı mücadele ve uyum sadece ülke temsilcilerine, resmi toplantılara bırakılamayacak kadar önemli bir sorun.

Dr. Baran BOZOĞLU

 

Not: Bu yazı, Ocak 2019 Recycling Dergisi’nde yayımlanmıştır.

BİLİM EKONOMİSİNE YETİŞMEK İÇİN “VERİ” HIZINI YAKALAMALIYIZ!

“Verinin hacmi ve hızı arttıkça seçimler, siyasal partiler ve meclis gibi saygın kurumlar, etik dışı oldukları için değil, veriyi yeterince hızlı işleyemedikleri için köhneleşir.”

Yuval Noah Harari – Homo Deus

Bilim 21. Yüzyılda daha da fazla atağa kalktı. Her gün yeni bir teknolojik gelişme, yeni bir keşif ve araştırma ile karşılaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı gelişiyor ki, kimi zaman gündelik tartışmalarımız daha da anlamsızlaşıyor. Dünya Ekonomi Forumu Başkanı Klaus Schwab’ın da dediği gibi eskiden büyük balık küçük balığı yerdi şimdi ise hızlı olan yavaşı yiyor… Dünya hızın egemenliği altında artık. Bu durumda eski yaklaşımlarla çözüm üretmemiz mümkün mü? Özellikle çevre sorunlarına… Bu sorunun cevabını sanırım yaşayarak görüyoruz.

Dünyada çevre sorunlarının çözümüne yönelik birçok strateji hayata geçirildi. Önceleri daha yukardan aşağıya doğru, hiyerarşik ve tahakkümcü bir yapı varken, sonraları “amaç üzüm yemek, bağcıyı dövmek değil” ve “havuç – sopa” yaklaşımları gündeme geldi ve uygulandı. Peki bütün bu yöntemler ve bu yöntemlerin özel sektöre, kamu yönetimine ve sivil toplum alanına yansımaları ile hali hazırda gelinen bilimsel gelişme düzeyine, “bilim ekonomisi” olarak adlandırılan üretim sürecinin çevresel risklerine çözüm üretmek ne kadar mümkün?

Her gün milyarlarca veri dünya üzerinde üretiliyor. Çevresel alanda da öyle. Anlık hava kalitesi ölçümleri, bacagazı ölçümleri, deniz, yer altı suyu, toprak analizleri, araçlardan kaynaklı emisyonlar, sivil toplum kuruluşlarının yaptığı araştırmalar, üniversitelerin yaptığı bilimsel çalışmalar ile sürekli veriler üretiliyor. Wikibon teknoloji şirketinin bir araştırmasına göre 2020 yılında üretilen veri miktarı 2009 yılının 44 katı olacakmış.

Bu verileri karar alma süreçlerinde değerlendiren ise algoritmalardan oluşan İngilizcesi “software”  olan yazılımlar. Bu yazılımlarla kendi verinizi üretmeniz, girdileri ne olursa olsun istediğiniz çıktıları almanız mümkün. Kendi kendine de öğrenme kapasitesi olan yapılar…

Verinin ve kullanımının çevresel açıdan ne kadar önemli olduğunu ABD’de açılan bir dava ile öğrenmiştik. Bir araba firması sadece bilgisayar yazılımında yaptığı bir düzenleme ile emisyon miktarlarını gerçeğinden farklı gösterebilmişti. Çevre ve insan sağlığı ciddi risk yaratan bu hata aslında hali hazırda hayatımızın her alanında olan bir sorunu gündemimize getirdi. Öte yandan, örneğin bacagazı emisyon ölçüm cihazlarına ya da büyük sanayi tesislerinde kurulan sürekli emisyon ölçüm sistemlerinin sonuçlarına da müdahale edilebiliyor.

Aklımıza daha birçok örnek gelebilir. Büyük avantajlar sağlayabilecek olan bu yoğun veri oluşumu ve yazılımlar aynı zamanda büyük zorlukları da beraberinde getirdi.

Peki kamu, özel sektör veya sivil toplum kuruluşları manipülasyona çok açık veri oluşturma ve işleme sürecine ne kadar hazırlıklı? Doğru verinin işlenmesi ve kamuoyu ile paylaşılması ve kuşkusuz paylaşılan verilerin doğruluğunun teyidi nasıl sağlanacak? Sivil toplum kuruluşları ve özek sektör ile iş birliği, şeffaflık ve katılımcılık olmadan bu hızlı veri üretim sürecinin sağlıklı hale getirilmesi mümkün değil. Tabi, mevzuatın bu veri hızına yetişerek kendini güncellemesi de… “Bilim ekonomisi” dönemine yetişmemiz için veri üretim ve işleme hızına yetişmemiş şart.

Dr. Baran BOZOĞLU

 

Not: Bu yazı 19.01.2019 tarihinde Dünya Gazetesi’nde yayımlanmıştır.